Hakkımda

FAIRY  TALES CATEGORY

Masal Anne

TURKISH CATEGORY

TÜRKÇE KATEGORİ

Once upon a time! not your time, nor my time, but one time.


Evvel zaman içinde

 

NEW ADDED

FAVORITE STORIES 

                    Bir Garip Dua
Memleketin birinde bir vaiz vardı. Minbere çıkar çıkmaz kötülere

duaya başlar :
   - "Ya Rabbi kötülere, fesatçılara, isyancılara, yol kesenlere merhamet et, hayır sahipleriyle alay edenlerin hepsine, bütün kafir gönüllülere,

kiliselerde bulunanlara merhamet et." derdi. Temiz kişilere hiç dua etmez, kötülerden başkasına duada bulunmazdı.  

Halk bir gün başına toplandı : 
   - "Biz böyle şey de görmedik neden kötülere dua edip duruyorsun?."

dediler.
   Vaiz dedi ki: 
   - "Ben onlardan iyilikler gördüm, bu yüzden onlara dua etmeyi adet

edindim. Onlar bana o kadar kötülüklerde bulundular, o derece zulmettiler ki nihayet beni şerden kurtardılar, hayırlara ulaştırdılar.

Ne zaman dünyaya yönelsem onlardan eziyetler gördüm,

meşakkatler çektim, dayaklar yedim; bu yüzden de iyiliklere taraf kaçtım, iyiliklere yöneldim, kısaca beni o kurtlar yola getirdi.

Benim iyiliğime sebep onlardır. Onlara dua etmeyeyim de kimlere edeyim..." 

Köylü ile Şehirli Dostu
Köylünün birinin bir şehirliyle ahbaplığı vardı. Köylü şehire indiğinde

şehirli dostunun evine gider kurulur, aylarca yer içer, şehirlinin dükkanına gider ihtiyaçlarını temin ederdi. Köyüne dönerken şehirli dostu bütün ihtiyaçlarını temin eder ondan para pul almazdı. Köylü her şehire

gelişinde şehirli dostunu köye davet eder : 
   - "Sevgili dostum, sen hiç gezmeye gitmez, şehirden dışarıya

çıkmaz mısın. Allah aşkına bütün aileni, çoluk çocuğunu, akrabalarını alıp köye gel şimdi bahar, tam da gül mevsimi, köyde her yer güllük

gülistanlık, her yer cennet gibi... Eğer şimdi gelmezsen bari yazın

meyve, sebze zamanı gel bana misafir ol aylarca sana ve ailene

hizmet ederek mutlu olayım." dedi. 

Şehirli onu başından savmak için geleceğini vadetti. Bugün, yarın

derken aradan sekiz yıl geçti. Köylü her yıl : 
   - "A efendim ne zaman geleceksin bu yıl da kış geldi çattı." deyince 
   Şehirli dostu bir bahane bulur : 
   - "Bu yıl falan yerden misafir geldi, filan iş çıktı gelemedim,

seneye gelirim." diye başından savmaya çalışırdı. 
   Bunu duyan köylü üzülür, yakınır, yalvarırdı. 
   - "Ey sevgili dost, ailem, çocuklarım seni bekliyor, hasretle yollarını gözlüyor, bizi daha fazla bekletme ne olur." 
   Aradan aylar yıllar geldi geçti. Köylü şehre gelip aylarca kalma

alışkanlığını sürdürdüğü gibi şehirliyi köyüne davet etmeyi de sürdürdü. 
   Köylünün bu samimi ısrarı üzerine şehirlinin hanımı, çocukları : 
   - "Senin köylüye bu kadar hakkın, bu kadar emeğin geçti. Adam bizi davet edip duruyor, artık bir de biz gidip onda misafir olalım." demeye başladılar. 
   Bunun üzerine şehirli de köye gitmeye karar verdi.

Hazırlıklar tamamlandı. Şehirli ailesiyle birlikte köye doğru yola çıktı. 
   Köyün yolunu bilmediklerinden aylarca oradan oraya dolaştılar, günlerce yollarda perişan oldular. 
   Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra şehirli, dostunun köyüne varıp kapısına geldi. Bir anda bütün yorgunluklarını, perişanlıklarını unuttular. Nihayet köye gelmiş, menzile ermişlerdi. Köylü dostları şimdi bin bir ikramla onlara çektiklerini unutturacak ikram ve hizmetlerde bulunacaktı. Fakat hayret köylü dost onlarla hiç mi hiç ilgilenmiyordu. 
   Şehirli köylünün kapısına varıp : 
   - "Sevgili dostum beni davet edip duruyordun. İşte geldim." dedi. 
   Köylü sanki hayatında ilk defa şehirliyi görüyordu. 
   - "Sen kimsin, seni tanımıyorum." deyince şehirli : 
   - "Nasıl olur yıllarca her şehre gelişinde evimde misafir kaldın, aylarca sana hizmet ettim beni nasıl tanımazsın." diyecek olduğunda köylü: 
   - "Ben Allah aşkıyla öylesine kendimden geçmişim ki hiçbir şeyin farkında olmadığım gibi, senin de kim olduğunu bilmiyorum, seni tanımıyorum." dedi. 
Şehirli perişan bir vaziyette ailesinin yanına döndü. Günlerce yürümüş, yollarda perişan olmuşlardı. Adım atacak halleri yoktu. Uzun zaman köylü dostunun kendilerini tanımasını ve içeri almasını aç susuz beklediler. Fakat nafile aradan beş gün geçti gündüzleri sıcaktan kavrulup geceleri soğukta titrediler. Beşinci gece şiddetli bir yağmur başladı. Artık bıçak kemiğe dayanmıştı. Şehirli köylünün kapısına vararak yumruklamaya başladı. 
Köylü, uzun bir bekleyişten sonra nihayet bin bir nazla kapıyı açtı : 
   - "Kimsin, ne istiyorsun, ne var?." deyince 
   Şehirli : 
   - "Bütün yaptıklarım sana helal olsun istersen beni öldür, yalnız bu karanlık ve yağışlı gecede bize sığınacak bir yer ver." dedi. 
   Köylü : 
   - "Orada bağcının gece eline yayını alarak kurtları beklediği bir kulübe var, eğer yayı eline alıp kurtları beklemeyi göze alırsan, bu hayvanlarımı beklersen, orayı size veririm, orada kalın yoksa istediğin yere gidebilirsin." dedi. 
  Şehirli seve seve bunu kabul etti. 
   - "Aman o kulübeyi göster ne olur, sabaha kadar gözümü kırpmadan bekler, eğer kurt gelirse onu okla vururum, bundan başka da ne istersen yaparım yeter ki bu karanlık gecede bizi bu şiddetli yağmurun altında bırakma.." dedi. 
   Şehirlinin ailesi o küçücük kulübeye sığındı, bu daracık yerde adeta üst üsteydiler, gecenin karanlığı, yağan yağmur, onları perişan etmişti. 
   Şehirli eline okunu yayını alıp kurt beklemeye başladı. "Eğer kurt gelir de ben görmeden bir zarar verirse köylü saçımı sakalımı yolar." diye düşünüyor, gözlerini dört açıyor, her tarafı dolaşıyordu. Derken karanlığın arasında bir kıpırdanma fark edince, kurdun geldiğini sanıp oku fırlattı. Kurdu vurdu. Kurt tepeden yuvarlanırken yellendi. 
   Bunun üzerine köylü yatağından fırlayıp geldi. Bağırıp çağırmaya başladı : 
   - "Bre ahmak sen ne yaptın benim sıpamı vurdun!..." dedi. 
   Şehirli şaşırdı : 
   - "Aman efendim ne sıpası, hayvanlara zarar vermesin diye kurdu vurdum." 
   Köylü iyice kızdı : 
   - "Ben tanımaz mıyım, benim sıpamı vurdun!.." 
   Şehirli iyice şaşırmıştı : 
   - "Bu karanlık ve yağmurlu gecede bunu nasıl anladınız, sıpayı kurttan nasıl ayırt edip tanıdınız?." dedi. 
   Köylü : "Sıpayı yellenmesinden tanıdım." deyince şehirlinin kanı beynine sıçradı. Köylünün yakasına yağıştı :
   - "Bre ahmak, bre sersem sahtekar...Hani Allah'ın (c.c) aşkından kendinden geçmiştin. Hiçbir şeyin farkında değildin. Gece yarısı bu zifiri karanlıkta bir eşek sıpasını yellenmesinden tanıyorsun da, gündüz ortası kırk yıllık dostunu tanımıyorsun. Masken düştü sahtekârlığın ortaya çıktı. Sıpanın yellenmesi seni rüsva etti, gerçek yüzünü ortaya çıkardı. İşte, Allah (c.c) insan böyle rezil eder." dedi. 

 Leyla’nın Padişaha Cevabı

Padişahın biri, Mecnun'un aşkından deli divane olup çöllere düştüğü Leyla'yı çok merak eder. Leyla'nın bulunup huzuruna getirilmesini emreder. Leyla'yı bulup getirirler. Padişah Leyla'yı görünce hayretler içinde kalıp sorar : 

   - "Mecnun'un aşkından deli divane olup dağlara çöllere düştüğü Leyla sen misin? Senin öyle fevkalade bir güzelliğin olmadığı gibi, sıradan bir kadından hiçbir farkın yok. Hal böyle iken nasıl olur da Mecnun senin için deli divane olur." Leyla hiç tereddüt etmeden cevap verir : 
   - "Padişahım sus!... Çünkü sen Mecnun değilsin. Bendeki güzelliği görebilmen için sende Mecnun'un gözlerinin olması ve bana Mecnun'un gözleriyle bakman gerekir." der. 
   Padişah bu haklı sözler karşısında söyleyecek bir şey bulamaz, susup kalır.

Leyla’nın Köpeği
Mecnun Leyla'nın aşkıyla yanıp dururken bir gün bir köpeği yakaladı. Öpüp koklamaya başladı. Bunu görenler başına toplandılar onu tan etmeye, ayıplamaya başladılar : 
   - "A!.. akılsız Mecnun sen iyice işi azıttın. Bu yaptığın deliliğin de azgınlığın da sınırını aştı. Hiç köpek öpülüp sevilir mi? Köpek daima pis şeyler yer, gerisini bile diliyle yalayarak temizler, o necis bir hayvandır." 
   Bunları duyan mecnun güldü : 
   - "Ne gafil ne cahil kimselersiniz siz. Sizin gördüğünüz bu köpek sıradan bir köpek değil o Leyla'nın mahallesinin köpeği... Bu köpek benim için en değerli bir varlıktır, Allah'ın (c.c) çözülmez bir sırrıdır. Birçok yer varken o Leyla'nın mahallesini mekan tutmuş kutlu bir hayvandır. Sizin gözünüzde aşağılık bir hayvan olan bu köpeğe bir de benim gözümle bakın bakalım. O zaman da böyle düşünebilecek misiniz? Sizin gözünüzde rastgele bir hayvan olan bu köpek benim sırdaşımdır. Onun gözleri Leyla'mı gören mübarek gözlerdir. Onun ayakları Leyla'mın bastığı topraklarda dolaşan ayaklardır. Ben bu gözleri nasıl öpmeyeyim, bu ayaklara nasıl yüz sürmeyeyim." dedi. 


Çalgıcı
Yabancı bir Türk seher vakti uyandı, sarhoşluğun verdiği mahmurlukla bir çalgıcı istedi. Çalgıcı gelerek bu sarhoş Türk'ün huzurunda çalıp söylemeye başladı. 

   - "Bilmem ki ay mısın, put mu? Benden ne istersin bilmem? Sana nasıl hizmet edeyim bilemiyorum. Susup otursam mı, yoksa söyleyip inlesem mi? Sen benden ayrı değilsin, fakat ben nerdeyim sen nerdesin bunu bir türlü anlayamıyorum. Beni nasıl çekip bazen karalarda yürütüyor, denizlerde gezdiriyorsun?" 


Çalgıcı hep "bilmem, bilmem" ler dizip koşuyordu. Bunlar artıkça Türk'ün kızgınlığı da arttı. Yerinden fırlayarak çalgıcının boynuna bindi. Topuzunu havaya kaldırdı, tam çalgıcının beynine patlatacaktı ki bir çavuş koşup topuzu yakaladı : 

   - "Efendim, dedi. Bir çalgıcı öldürmek size yakışmaz." Çalgıcıyı bırakan Türk : 

   - "Bu saygısız herifin tekerlemesi kafamı şişirdi. Bre ahmak ne "bilmiyorum, bilmiyorum" deyip duruyorsun ne biliyorsan onu söyle. Ben : "Nerdensin, nerelisin? diye soruyorum sen " ne Haratlıyım, ne Belhliyim , ne Bağdatlıyım, ne Musullu, ne de Tebrizliyim , deyip uzatıyorsun, nereliysen söyle de kurtul. Burada meramını söylememek aptallıktır." 
   - "Yahut da sana " ne yedin" diye sorsam " ne şarap içtim, ne kebap yedim, ne et yedim, ne tirit ne de mercimek" diyorsun, ne yediysen onu söyle kafi.? 
   Çalgıcı : 
   - "Ne yapayım" dedi. "Bütün ispatlar senden ürküp kaçıyor onun için var olanı bir türlü bulamıyorum. Bunun için de hep olmayanlardan bahsediyorum." dedi.