Hakkımda

FAIRY  TALES CATEGORY

Masal Anne

TURKISH CATEGORY

TÜRKÇE KATEGORİ

Once upon a time! not your time, nor my time, but one time.


Evvel zaman içinde

 

NEW ADDED

FAVORITE STORIES 

Diken
Adamın biri bir yolun kenarına dikenler ekti. Dikenler büyüyüp gelişince yoldan geçenleri rahatsız etmeye başladı. Gelip geçenler: 
    - "Bu dikenleri sök, insanları rahatsız etmesinler." demeye başladılar. Fakat adam bunları duyuyor fakat aldırmıyordu. Bir gün Allah'ın bir velisi ona: 
    - "Mutlaka bu dikenleri sök." dedi. Adam itiraz etmedi. 
    - "Evet mutlaka bir gün sökerim." dedi. 
    Adam ha bire yarın yarın dedikçe dikenler büyüyüp kuvvetleniyordu. 
    Veli adama: 
    - "Ey vaadinde durmayan adam, sök şu dikenleri bu işi sürüncemede bırakma." dedi. 
    Adam: 
    - "Babacığım, bir hayli gün var, bugün olmazsa yarın, bir gün mutlaka bu işi yapacağım." dedi. 
    Allah'ın velisi bunun üzerine şu sözleri söyledi: 
    - "Sen, hep yarın diyerek bu işi erteliyorsun, fakat şunu bil ki her geçen gün o dikenler büyüyüp güçleniyor, dikenleri sökecek olan sen ise güç kuvvet kaybediyorsun, dikenler gün geçtikçe gençleşiyor sense ihtiyarlıyorsun." 
Şaşı Çırak
Bir ustanın şaşı bir çırağı vardı. Bir gün ustası ona : 
   - "Bizim eve git rafta bir şişe var onu al bana getir." dedi. Şaşı eve gitti kapıyı açıp içeriye girdi, ustasının dediği rafa bakınca iki şişe gördü, dönüp geldi : 
   - "Ustacığım hangi şişeyi getireyim, çünkü dediğiniz rafta iki şişe var." dedi.
   Usta : "O rafta iki değil sadece bir şişe var git onu getir." diye tekrarladı.
   Çırak ayak diretti, itiraz etti : 
   - "Beni boş yere azarlama usta o rafta iki şişe var, açıkça hangisini getirmemi istiyorsan söyle." dedi. 
   Usta çırağa anlatamayacağını  ne söylerse söylesin dinlemeyeceğini görünce : 
   - "Madem öyle, orada iki şişe var diye inat ediyorsun git birini kır, diğerini al getir." dedi. 
   Çırak gitti şişenin birini yere çalıp kırınca ikisinin de gözden kaybolduğunu gördü. 
   İnsan tarafgirlikten, hiddet ve şehvetten şaşı olur hakkı ve hakikati olduğu gibi göremez.



Şehzade
Eski zamanlarda bir padişahın yiğit mi yiğit bir oğlu vardı. Bu genç şehzade hem iyi silah kullanır, ahlâkıyla ve güzelliğiyle bilinirdi. Bir gece padişah, ülkesini kendisinden sonra yönetecek olan oğlunun rüyasında öldüğünü görür. Bütün dünya gözüne önemsiz bir çöp yığını gibi gelir. Üzülmeye ve kederlenmeye başlar. Yüreği o kadar sıkılır ki, yaşamaktan bıkmıştır artık. Fakat bu bir rüya demiştik ya, uykusundan uyanır. Aklı başına geldikten sonra sevinir. O kadar ki hayatında hiçbir şeye bu kadar sevinmemiştir. Üzüntüden ölecek hale gelen ve artık ölmek isteyen padişah, bu sefer de sevincinden ölecek hale gelir. Gördüğü rüyanın etkisiyle, soyu sopu devam etsin diye oğlunu evlendirmeye karar verir ve:
-Eğer oğlum rüyamda gördüğüm gibi ölürse, torunum babasından sonra onun yerine geçer, der.
Böylece padişah, soyunun sürüp gitmesi için, oğluna iyi huylu, güzel, terbiyeli bir kız bulmayı düşünür. Araştırır, sorar, yoksul ama çevresinde dürüstlüğüyle tanınmış bir adamın kızını oğluna almayı düşünür. Bu haber saraydakilerin pek hoşuna gitmez. Padişahın karısı padişaha:
-Evlilik dengi dengine olmalı. Sen yanlış hareket edip, oğlumuzu bir fakirle evlendiriyorsun, diyerek itiraz eder.
Bunun üzerine padişah:
-Tertemiz, suçsuz birisine fakir diyerek onu hakir görmek günahtır. Unutma ki onun gönlü zengindir. Gönül zenginliği, Allah’ın sevdiği kulu için bir lütuftur, der.
Şehzadenin annesi:
-Ne çeyiz getirecek? Tabii ki hiçbir şey, hâlbuki zengin bir kızla evlenseydi, şehirler, kaleler, inciler, altınlar bizim olurdu, diye ekledi.
Padişah artık sinirlenerek:
-Hadi git işine! En güzel evlilik ve hayırlısı böyle olandır, demiş.
Bu tartışma sonucunda padişahın dediği olur. Oğluna bu asaletli kızı alır. Gelin gerçekten çok güzeldir. Güneşin doğuşunu andıran bir güzelliği vardır. Kızın yüzü gibi huyu da anlatılamayacak derecede güzeldir.
Sonunda şehzade ile bu kızın nikâhları kıyılır. Artık padişah çok huzurlu ve mutluydu adeta sevinçten uçuyordu.
Fakat kader bu ya, akıl sır ermezmiş. O ülkede yaşayan büyücü bir kadın varmış. O da padişahın oğluna yani şehzadeye gönül vermiş. Büyücü kadın şehzadenin o kızla evlenmesine o kadar kızdı ki, kötü bir büyü yaptı. Bu büyü etkili oldu. Şehzade bu büyü ile büyücü kadına âşık oldu. Güzel eşinden ve her şeyden bir anda vazgeçti.
Doksan yaşında olan büyücü kadının ayaklarına kapandı. İhtiyar büyücü şehzadede ne akıl bıraktı, ne de fikir.
Şehzade tam bir yıl ona esir oldu. Bu süre içinde şehzade zayıfladı, güçten düştü, adeta eridi bitti. Herkes şehzadenin bu haline üzülmeye başladı. O ise her şeyden habersiz büyücüye olan aşkından sarhoştu.
Diğer tarafta dünya padişaha zindan olmuştu. Çaresiz kalmış, gece gündüz dua etmeye başlamıştı. Kurban kestiriyor, yoksullara yardım ediyor, oğlunun bu durumdan kurtulması için hiçbir çareden kaçınmıyordu. Fakat bütün bunlara rağmen şehzadenin büyücüye olan aşkı her gün biraz daha artıyordu.
Padişah bu işte ilâhî bir sır olduğunu, Allah’a yalvarıp yakarmaktan başka bir çare olmadığını düşündü. Secde ederek sürekli dualar ediyordu. Padişahın bu duaları sonunda başka usta bir büyücü padişahı ziyarete geldi.
Padişah büyücüye:
-Oğlum elden gidiyor, mahvoldu, dedi.
Büyücü:
-Ben onu kurtarmak için geldim. Bütün büyücüler içinde bunu yapacak başka biri yoktur. Yalnız ben varım. O ihtiyar büyücünün hakkından yalnız ben gelebilirim. Onun yaptığı büyüyü bozmak için geldim. Şehzade daha fazla solmasın diye buradayım, der.
Ve devam eder:
-Seher vakti, mezarlığa git. Oradaki falan mezarı aç. İçinde düğümlü bir ip göreceksin, onu al ve bana getir.
Padişah usta büyücünün dediğini yapar. Büyücü düğümleri çözer ve şehzadeyi yaşlı kadının elinden kurtarır. Şehzade kendine geldiğinde hemen saraya, babasının yanına­ koşar. Babasının karşısında yerlere kadar kapanır, yeri öper.
Oğlunun yaşlı büyücüden kurtulmasına sevinen padişah şenlikler yapılmasını emreder. Bütün halk da bu işe sevinir. Ayrıca şehzadenin eşi, muradına erememiş o yoksul kız da sevinir.
Padişah muhteşem bir düğün yapılmasını ister. Bu düğünde bütün yoksullar dilediğince yer, içer. Şehrin kedi ve köpekleri bile nasiplerini alırlar.
Büyücü kadın ise kederinden ölür. Şehzade nasıl olur da bu çirkin kadına gönül verdiğine şaşar kalır, bir türlü anlayamaz.
Şehzade düğün gecesi gerdeğe girince, güzeller güzeli, ay yüzlü bir eş görür. Aklı başında gider. Tam üç gün kendine gelemez. Üç gün üç gece bu halde kalır. Halk onun bu baygın yatışından dolayı çok üzülür. Padişah yataklara düşer.
Şehzâde üç günün sonunda gül suları ve ilaçlarla kendine gelebilir. Yavaş yavaş her şeyi farketmeye başlar. Bir sene sonra padişah oğluna:
-Oğlum, o eski sevgiliyi bir hatırla bakalım, der.
Şehzade babasına:
-Ben aldanış diyarının kapısından kurtuldum, baba. Artık mutluluk ve neşe yurdundayım, cevabını verir.

 Hz. Musa ve Delikanlı
Hz. Musa’ya bir delikanlı dedi ki:
“Hayvanların dillerini öğrenmek istiyorum. Bu sûretle kurdun, kuşun sözlerini duyayım da dinime ait işlerde ibret sahibi olayım.”
Hz. Musa’da onu şöyle öğütledi.
“Hadi efendim, hadi... Vazgeç bu hevesten... Bunun önünde, sonunda pek çok tehlikesi var. İbret almayı, uyanmayı Allah’tan dile... kitaptan, sözden, harften, duraktan değil!”
Delikanlı Hz. Musa reddettikçe kızıştı, üstüne düştü. Zaten insan, bir şeyden men edildi mi, o şeye haris olur, büsbütün üstüne düşer. O da Hz. Musa’ya ricayı sıklaştırdı.
Cenab-ı Hak, Hz Musa’ya
“Ya Musa, öğret… Çünkü biz, keremimizden hiç bir duayı asla reddetmeyiz.” buyurdu.  Hz. Musa ise,
“Ya Rabbi, sonra pişman olacak... Kudret herkesin harcı değil, Allah’tan çekinen kimseye en iyi sermaye acizliktir.” diye niyazda bulundu. Cenab-ı Hak onun dileğinin bir kısmını kabul etmesini buyurdu.
Hz. Musa delikanlıya tekrar öğüt verdi. Delikanlı bu kez:
“Bari hiç olmazsa kapı dibinde yatıp duran, ev bekçiliği yapan köpekle kümes hayvanlarının dillerini öğret.” dedi. Hz. Musa’da:
“Hadi, peki bu ikisinin dillerini anlayacaksın, yürü git!” dedi.
Adam sabahleyin evin eşiğinde köpeği ve kümes hayvanlarını dinlemeye koyuldu. Hizmetçi kadın sofra örtüsünü silkelerken bir lokma bayat ekmek düştü. Horoz da hemencecik onu kaptı. Köpek dedi ki;
“Sen bize zulmettin. Sen buğday tanesi de yiyebilirsin. Hâlbuki ben taneleri yiyemem. Böyle olduğu halde bizim kısmetimiz olan şu bir parçacık ekmeği de kapıyorsun.
Bu söze karşı horoz da şöyle dedi:
“Merak etme! Allah sana buna karşılık başka şeyler verir. Bu ev sahibinin atı yarın sakatlanacak, sen de bol bol doyacaksın.”
Adam bu sözü duyar duymaz, hemen atını sattı ve güya zarardan kurtuldu. Ama ertesi gün köpek ekmeği yine kapan horozu yalancılıkla suçladı.
Horoz da özürler dileyerek, atın yine sakatlandığını, ancak ev sahibinin onu satması sebebiyle başka yerde sakatlandığını söyleyerek ekledi:
“Fakat yarın katırı sakatlanacak, o nimette ancak köpeklere nasip olacak.”
Adam bunu duyar duymaz katırını da sattı, güya dertten de kurtuldu, ziyandan da. Üçüncü  günü köpek horoza dedi ki:
“Ey beyliği davulla, dümbelekle ilan edilen yalancılar beyi, hani nerede vaadin.” Horoz:
“Acele katırı da sattı, fakat yarın kölesi ölecek. Ölünce de akrabası yoksullara, köpeklere ekmekler dağıtacaklar.” dedi.
Adam kölesini de sattı ve hayvanların dilini öğrenmekle ne iyi ettiğini düşünüyor, kurtulduğu ziyanlar sebebiyle şükürler ediyordu.
Ekmekten mahrum kalan köpek, dördüncü gün:
“Ey tek, çift atıp duran herzevekil ve yalancı horoz! Yalanın, düzenin niceye dek sürecek? Sen yalandan başka bir şey söyleyemez misin?” diye çıkıştı. Horoz:
“Haşa, ne ben yalan söylerim, ne de benim cinsimden öteki horozlar. Adam kölesini de sattı. Köle satılır, satılmaz öldü. Alanda iki kat ziyana girdi. Malını kaçırdı ama, iyi bil ki kendi kanına girdi. Fakat şimdi de yarın ki gün ev sahibi ölecek. Mirasına konan feryat ve figan ederek bir öküz kesecek yarın, adam ölünce sana epey yemek düşecek.”dedi.
Bunları duyan adamın içine ateş düştü. Koşa koşa Hz. Musa’ya vardı. Feryat ederek:
“Ey iyi ahlaklı lütfet; başıma kakma, yüzüme vurma. Ben iyiliğe layık bir adam değilim. Ancak öyle hareket edebilirdim, ettim de. Sen benim liyakatsizliğimi iyilikle karşıla.” diye yalvardı.
Hz. Musa artık vadenin geldiğini, atılan okun geri dönmeyeceğini ölüme çare olmayacağını, ancak imanla giderse âhirette mutlu olacağını öğütledi, adama.
Adam, o gün seher vakti öldü.
Hz. Musa, Allah’a dua etti, adamın imanla gitmesi için. Cenab-ı Hak’ta onun duasını kabul ederek:
“Peki imanını bağışladım. Hatta dilersen, şimdi dirilteyim de. Değil yalnız onu, senin hatırın için, bütün ölüp gömülmüş olanları dirilteyim.” buyurdu. Hz. Musa ise;
“Ya Rabbi! Bu dünya ölümlü dünyadır. Sen onu o aydınlık alemde dirilt. Sen, şimdi onlara, gözlerden gizli olan yurdunda rahmet saç!” dedi.

 
Fare ile Deve
Bir fare, bir devenin yularını eline aldı, kurula kurula yola koyuldu. Deve de tabiatındaki mülayimlik yüzünden onunla beraber  yürümeye başladı. Fare:
- Ben ne adammışım, diye gurura düştü. Deve, onun bu düşüncesini anladı, içinden:
- Ben sana gösteririm, diye söylendi.
Gide gide bir büyük ırmak kenarına geldiler. Öyle büyük, öyle derindi ki, fare orada durdu, kaskatı kesildi. Deve:
- Ey yoldaş, dedi, niye şaşırdın? Sen kılavuzsun, öncüsün. Irma­ğa ercesine ayak bas!
- Bu su pek derin, dedi fare, boğulmaktan korkuyorum. Deve ise:
- Bir göreyim hele, bu su ne kadarmış, diyerek ayağını ırmağa at­tı. Suyun fazla derin olmadığını gördü.
- Ey kör fare, dedi, diz boyuymuş, niye korktun?
- Sana karınca ama bana ejderha, dedi fare, dizden dize fark var. Sana diz boyu ama benim boyumu yüz kat aşar.
- Öyleyse bir daha küstahlık etme, kendin gibi farelerle boy öl­çüş. Deveyle farenin sözü yoktur.
- Tövbe ettim, Allah için beni bu helak edici sudan geçir.
- Haydi, hörgücüme tırman. Seni de, senin gibi yüzlercesini de geçiririm.
Sultan değilsen tabi ol, şeyh değilsen mürid ol!