FAIRY  TALES CATEGORY

TURKISH CATEGORY

TÜRKÇE KATEGORİ

Once upon a time! not your time, nor my time, but one time.


Evvel zaman içinde

 

NEW ADDED

FAVORITE STORIES 

Filin İntikamı


Hindistanlı akıllı ve bilgili bir kişi vardı.

Bir gün dostlarından iki üç kişinin uzak

bir diyardan geldiklerini aç ve çıplak

perişan bir halde olduklarını görerek,

onlara acıyıp nasihat etti : 
   - "Biliyorum son derece aç ve çok

perişan bir haldesiniz. Çektiğiniz açlık

belasından dolayı Kerbela çölüne düşmüş

gibisiniz. Birçok dert ve sıkıntı çektiğiniz

belli. Fakat beni çok iyi dinlemenizi istiyorum. Şimdi bundan sonra gideceğiniz yolda filler var. Onlara rastlayınca; son derece semiz ve güçsüz olan fil yavrularını avlamak istersiniz. Bu size çok kolay ve cazip gelir. Fakat unutmayın ki anneleri pusuda onları beklemektedir. Yavrusu kaybolunca kilometrelerce yol yürüyerek yavrusunu arar ve durmadan ağlayıp inler. Hortumundan alevler saçarak, dumanlar çıkarır. Yavrularına çok düşkündür filler. Sakın ola ki fil yavrularını avlayıp yemeyin, açlıktan ölseniz de bunu yapmayın çünkü nereye giderseniz gidin ana, fil yavrusunun kokusunu takip ederek sizi bulur." dedi. Sonra şöyle devam etti : 
   - "Eğer bu öğüdümü tutarsanız başınızı beladan kurtarmış olursunuz. Otlara, yapraklara, yabani meyvelere razı olun sakın nefsinize uyup fil yavrularına tamah etmeyin, onları avlamayın. Ben size gerekeni, icap edeni söyledim günah benden gitti. Benim bu söylediklerime uyan ancak sonunda bir zarar görmez kurtulur. Haydi, size uğurlar olsun, selametle gidin..." 
   Bu yolcular yollarına devam ederlerken, yiyecekleri bitti kıtlığa düştüler, dayanılmaz halde acıktılar. Açlıkları, susuzlukları her an artıyor, dayanılmaz hale geliyordu. Tam bu sırada, yeni doğmuş semiz nazik, iştah açıcı bir fil yavrusu gördüler. Adeta aç kurtlar gibi fil yavrusunun başına üşüşerek, onu kesip yemek istediler. Onlardan biri kendilerine söylenenleri onlara hatırlattı. Fakat kimseye dinletemedi. 
Arkadaşları fil yavrusunu kestikten sonra güzelce kebap edip yediler. Ona da ikram edip : 
   - "Bırak bu boş sözleri de gel karnını doyur, bak ne kadar nefis et." dediler.  Fakat bütün bu ısrarlara rağmen o akıllı kişi fil yavrusunun etinden yemedi. Karınlarını fil yavrusunun etiyle tıka basa doyuranlar biraz sonra yatıp derin bir uykuya vardılar. Fil yavrusunun etinden yemeyen ise açlıktan uyuyamadı, dolaşıp duruyordu. 
   Aradan bir müddet geçtikten sonra kızgın bir fil çıkıp geldi önce o uyanık adamın yanına gelip korkudan titreyen, ecel terleri döken adamın ağzını üç kere kokladı, fakat yavrusunun kokusunu alamadı. Adamın etrafından birkaç kere kızgın kızgın dolaşıp durduktan sonra adama dokunmadan çekip gitti. Uyuyanların yanına varıp ağızlarını kokladı. Kimden yavrusunun etinin kokusunu aldıysa onu havaya kaldırarak yere vurup parçaladı. 

 
Gül Kokusu
İri yarı adam bir gün güzel koku satanların

pazarına gelince aklı başından gitti yere

yıkılıp bayıldı, yol ortasına bir ölü gibi

yığıldı kaldı... Bunu gören halk başına üşüştü.

 Başına toplananlardan kimi kalbini yokluyor,

kimi yüzüne gül suyu döküp duruyordu. 

Bilmiyorlardı ki adamcağız gül kokusundan

bayılmış...
Kimi bileklerini, başını ovuyor kimi öd ağacına şeker karıştırarak tütsü yapıyor, bir başkası elbiselerini çıkarıp üstünü hafifletiyordu. Birisi nabzını yokluyor, öbürü ağzını kokluyor - şarap mı içti, esrar mı çekti, afyon mu yuttu anlamaya çalışıyordu.
Bir türlü adamın neden bayıldığını anlayamayan halk şaşıp kaldı. 
Son çare olarak akrabalarına haber vermeye karar verdiler. O bayılan kişinin akıllı ve anlayışlı bir kardeşi vardı. Bu haberi alır almaz yanına biraz köpek pisliği alarak koşup geldi. Çünkü kardeşi köpek bakıcısıydı köpek pisliği kokusuna alışmıştı. Gül kokusu duyunca bu yüzden bayılmıştı. Kardeşinin yanına varınca, o akıllı kişi, kimse anlamasın diye önce halkı dağıttı, sonra ağzını kulağına götürerek okuyormuş gibi yaptı, bu arada gizlice köpek pisliğini burnuna götürerek koklattı, koklatır koklatmaz adam ayılarak kendine gelmeye başladı. 

 Şeyh ve Helvacı Çocuk
Cömertliğiyle tanınmış bir şeyh vardı.

Bu yüzden bir türlü borçtan kurtulamazdı.

Şeyh yıllarca bulduğunu dağıttı, bundan dolayı

da borcu arttıkça arttı, nihayet dört yüz dinara

yükseldi.  Bir gün şeyh hastalandı öleceğini

anlayan alacaklıları başına toplandılar.

Şeyhe kötü kötü bakıyor, onun hakkında

fena fena şeyler düşünüyorlardı. 

O sırada helva satan bir çocuk sokaktan geçiyordu.

Şeyh hizmetçisine : 

   - "Git şu çocuktan helvanın tamamını satın al da bu alacaklılar yesin, hiç olmazsa bir süre gönülleri hoş olsun. " dedi. 

   Hizmetçi çıkıp helvacı çocuğu çağırdı, helvayı yarım nara satın aldı, getirip şeyhin borçlularına ikram etti. Borçlular helvayı yiyip bitirdiler. Helvacı çocuk boş tepsiyi eline aldı ve ücretini istedi. Ölmek üzere olan Şeyh : 
   - "Ben zavallı ve ölmek üzere olan bir adamım bende para ne arar. " dedi. Bunu duyan helvacı çocuk ağlayıp inlemeye, feryada başladı. Alacaklıların buna iyice canları sıkıldı ileri geri söylenmeye başladılar.  Çocuk ta ikindi vaktine kadar ağlayıp durdu. Şeyh bu sırada gözlerini yummuş çocuğa hiç bakmıyordu. 
İkindi vaktinde bir hizmetçi elinde bir tabak içeriye girdi, tabağı şeyhin önüne bıraktı. Şeyh hizmetçiye tabağı alacaklılarına vermesini söyledi. Hizmetçi tabağı alacaklıların önüne koydu. Tabağın örtüsünü açtıklarında herkes hayretler içinde kaldı. Zira tabakta - Şeyhin borcu olan - dört yüz dinar vardı. Tabağın bir kenarında da kâğıda sarılı yarım dinar vardı. O yarım dinar da helvacı çocuğun parasıydı. Bu duruma şaşıran alacaklılar, utandılar. Şeyh hakkındaki kötü sözlerine ve yanlış zanlarından dolayı pişman oldular. Şeyhin ellerine sarıldılar : 
   - "Ey ulu kişi işin sırrı, hikmeti nedir anlat bize." dediler. 
   Bunun üzerine Şeyh : 
   - "Ey insanlar bunun sırrı şudur: Ben bunu Allah'tan (c.c.) diledim. Cenab-ı Allah (c.c) bana doğru yolu gösterdi. O paranın gelmesi çocuğun ağlamasına bağlıydı. Helvacı çocuk ağlamasaydı rahmet denizi coşmazdı ." dedi.

 Köle
Zengin bir adamın Hintli bir kölesi vardı. Onu küçük yaştan itibaren beslemiş büyütmüş, onu terbiye ederek birçok bilgi, birçok hüner öğretmişti. Bu adamın bir de çok güzel iyi huylu bir kızı vardı. Kız gelinlik çağa gelince onu birçok isteyen oldu. Nihayet adam kendine iyi huylu bir damat seçti. Kızın nişanlanması ile birlikte; o güzel, o hünerli köle hastalandı, sararıp solmaya başladı. Birçok hekimler geldi; fakat derdini anlayan, çaresini bulan olmadı. Nihayet bir gece adam karısına : 

   - "Şu kölenin yanına giderek halini bir sor, sen onun annesi sayılırsın, belki derdini sana söyler." dedi. 
Kadın bunun üzerine ertesi gün kölenin yanına gitti. Tıpkı bir anne gibi başını okşayarak yumuşaklıkla halini hatırını sordu, derdine ortak olmak istediğini söyledi. Kadın daha çok diller döktü ve nihayet köle derdini söyledi. 

   - "Ben seni annem gibi bilirdim, bunu senden hiç ummazdım, benim âşık olduğumu bile bile kızını başkasına verdin." dedi. Bu sözü duyan kadın öyle bir kızdı öyle bir sinirlendi ki; o an köleyi dövüp damdan aşağı atmak istedi, fakat sabretti. Gelerek durumu kocasına anlattı. Kölesinin neden hastalandığını anlayan adam sevindi. 

   - "Söyle ona sabretsin. Her derdin bir çaresi vardır. Madem ki kızı seviyor, aşıkların arasına girmek olmaz kızı ona veririz" dedi. Kadın köleye bunları söyleyince kölenin gönlündeki kader bulutları dağıldı. Günden güne iyileşerek eski sıhhatine ve neşesine kavuştu. 

 İbibik Kuşu ile Hz. Süleyman'ın Hikâyesi
Hz. Süleyman, insanlardan, cinlerden ve kuşlardan mey­dana gelen ordusunu teftiş ediyor, en küçük ayrıntıya varıncaya kadar hepsini gözden geçiriyor, ordusunun ne durumda olduğu­nu bilmek istiyordu.

Hz. Süleyman tüm mahlûkatın dilini anlardı. Büyük bir divan çadırı kurulduğunda bütün kuşlar Hz. Süleyman’ın huzuruna geldiler ve konuşmaya başladırlar.  Kuşların hepsi sırlarını, hünerlerini anlattılar. Sıra ibibik kuşuna geldi. Dedi ki

“Ey padişahım, ben yükseklerde uçtuğum zaman, havadan bakınca yerin taa dibindeki suyu görürüm. O su nerededir, derinliği ne kadardır, rengi nedir, topraktan mı kaynıyor, taştan mı hepsini görür bilirim. Ne olur kurulacak ordunun yerini tayin etmek için beni de sefere beraberinde götür.” Hz. Süleyman “Ey iyi yoldaş, susuz ve uçsuz bucaksız çöllerden geçerken bize arkadaş ol, su bulur saka olursun (saka; su taşıyan kişi, akıllı, arif)” dedi.  Karga bunu işitince

"Bu zavallı yalan söyleyip yüzünü kara etmektedir, dedi. Çünkü eğer böyle bir hüneri olmuş olsa önce yerdeki tuzağı görüp ona yakalanmaz ve kafeslerde mahkum olmazdı." Bunun üzerine Hz. Süleyman : 
   - "Ey ibibik yaptığını beğendin mi bizim huzurumuzda yalan söylemek olur mu? " diye azarladı . 
   İbibik : 
   - "Ey yüce padişah, benim hakkımda karganın söylediklerine inanma. Ben huzurunuzda yalan söylemedim. Dediklerim doğrudur. Benim tuzağı görmeyişimin sebebi kaza ve kaderin gözümü kapatması, aklımı bağlamasıdır. Yoksa elbette ki yerin üstündeki tuzağı görürüm. Fakat ne yazık ki kaza gelince bilgi uykuya dalar, ay tutulur, gün kararır." dedi...

 

Hakkımda
Masal Anne