Hakkımda

FAIRY  TALES CATEGORY

Masal Anne

TURKISH CATEGORY

TÜRKÇE KATEGORİ

Once upon a time! not your time, nor my time, but one time.


Evvel zaman içinde

 

NEW ADDED

FAVORITE STORIES 

                İmparatorun Elbisesi

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzaklarda bir imparatorluğu yöneten, bir imparator varmış. Bu imparator şık görünmeyi pek bir severmiş. Şık görünmek uğruna bütün servetini harcamaya bile hazırmış. Kendi şıklığı bir kenara, aslında en çok zevk aldığı, çevresindeki insanların, onun bu şıklığını görmesiymiş. Güzel kıyafetlerini insanlara gösterebilme fırsatını yakaladığında, ne askerleri ile ne de ülkesinin idari işleri ile ilgilenmeye zaman ayırırmış.

Günde en az on tane farklı kıyafet dener, dakikalarca aynanın karşısında kendisini seyreder, sonra da odasından çıkıp, kıyafetlerini etrafındakilere gösterirmiş.

İmparatorun yaşadığı kent, devamlı panayırların ve şenliklerin olduğu, tüccarların uğramadan ve mola vermeden geçmediği, çok hareketli bir yermiş.

Günlerden bir gün, şehre iki tane dolandırıcının yolu düşmüş. Dolandırıcılar kendilerini çok ünlü dokumacılar olarak tanıtmışlar şehirdekilere. İddalarına göre dokudukları kumaşlar dünyanın en güzel ve en kaliteli kumaşları olmakla beraber, çok farklı başka bir özellikleri de varmış. Bu kumaşlardan dikilen giysileri iki tür insan göremezmiş; görevlerini düzgün bir şekilde yerine getiremeyen beceriksizler ve kafası hiç basmayan aptallar. Kısa zamanda iki dolandırıcının şanı ülkeye yayılmaya başlamış ve çok da geçmeden bizim imparatorun kulaklarına gelmiş söylentiler.

İmparator çok sevinmiş, bunu büyük bir fırsat olarak görmüş. Hem mükemmel renklere sahip kumaşlardan çok güzel elbiselere sahip olacakmış, hem de bunları göremeyenlerin işe yaramaz ve kafası fazla da basmayan insanlar olduğunu anlayabilecekmiş. Böylece imparatorluğunda kimin işe yarar olduğunu anlayabilecek ve diğerlerini de etrafından kovabilecekmiş.

“Hemen o iki dokumacıyı bulun bana! Yüklü bir de peşinat ödeyin, hızlı bir şekilde huzuruma getirin onları…”

Adamlar hemen saraya getirtilmiş ve onlar için çok büyük bir dokuma tezgahı kurulmuş. Sözüm ona çalışmaya başlamışlar. İmparatorun adamlarına, en pahalı ve en kaliteli iplikleri satın almalarını söylemişler ve hepsi teker teker önlerine serilmiş. Boş tezgahın önünde saatler geçiriyorlar, getirilen bütün malzemeyi de çantalarına koyup, saklıyorlarmış. Bunları daha sonra başka bir ülkedeki tüccarlara satıp, ceplerini para ile doldurmaya devam edeceklermiş.

Bu arada, imparator meraktan yerinde duramıyormuş. Gidip bir an önce dokunan kumaşları ve bunlardan dikilecek olan elbiselerin ne durumda olduğunu görmek istiyormuş. Bir yandan da korkmaktan alamıyormuş kendini. Kendi gerekliliğine ve zekasına güvense de, önden birini gönderip deneme yapmaya karar vermiş. Yanına hemen ülkenin başbakanını çağırmış ve ona gidip bakmasını ve kendisine rapor etmesini emretmiş. Ülkenin başbakanı yıllardır işini iyi yapan, çok dürüst ve aynı zamanda zeki bir insanmış. Bütün iyi niyetiyle, dokumacıların olduğu salona gitmiş ve tezgahın başında durup izlemeye başlamış. Üçkağıtçı dokumacılar, başbakanı tezgahın etrafında gezdiriyor, sanki gerçekten kumaşlar oradaymış gibi renklerinden ve güzelliklerinden bahsedip, başbakana da yorumlarını soruyorlarmış.

Başbakan ne kadar gözlerini ovuşturursa ovuştursun hiçbir şey göremiyormuş.

“Acaba ben aptal mıyım? Niye göremiyorum ki bu bahsettikleri kumaşları?” diye düşünmüş.

Tabii ki bundan kimseye bahsedemiyor, aptal ve işe yaramaz olarak damgalanacağından korkuyormuş. Düzenbazlardan bir tanesi yanına yaklaşmış başbakanın:

“Hiçbir şey söylemediniz…Beğenmediniz mi yoksa??”

“Beğenmez olur muyum hiç…Şu renklere bayıldım, hem de çok kaliteli gözüküyor, ustalığınız çok başarılı…Çok beğendiğimi rapor edeceğim imparatorumuza!”

“Çok memnun oluruz efendim…”

Sahte dokumacılar, başbakana, kumaşlar, renkler ve desenler ile ilgili bilgi vermeye devam etmişler. Başbakan da tüm dikkati ile anlatılanları dinliyor ve not alıyormuş. İmparatora en iyi şekilde bilgi vermek istiyor, anlatılan hiçbir şeyi görmediği için de unutmaktan ve rezil olmaktan korkuyormuş.

Başbakan, işini bitirdikten sonra imparatorun huzuruna çıkmış ve gördüklerini, daha doğrusu ona anlatılanları bir bir anlatmış. İmparator iyice heyecanlanmış ve dokumacıların bir dediklerini iki etmemelerini salık vermiş adamlarına. Düzenbazlar da fırsattan istifade en pahalı altın iplikleri ve değerli sırmaları istemeye devam etmişler. Gelen her şeyi çantalarına dolduruyor ve satıp zengin olacakları günü iple çekiyorlarmış. Diğer yandan da boş tezgahın etrafında zaman geçiriyor ve bütün gün çalışıyor gibi yapmaya devam ediyorlarmış.

Bir süre sonra, imparator merakına yenilmiş ve tekrar bir adamını göndermeye karar vermiş. Bu sefer güvendiği memurlarından birini yanına çağırmış ve aynı başbakana yaptığı gibi, onu da dokumacıların yanına rapor vermesi için göndermiş. Memur, tezgahın olduğu odaya girdiğinde şaşırıp, öylece kalakalmış. Ortalıkta boş tezgah dışında hiçbir şey gözükmüyormuş. Düzenbazlar:

“Ne kadar güzel bir kumaş değil mi?? Şu renklerin güzelliğe bakın. Bu kumaşlardan diktiğimiz elbiseler de şurada duruyor. İmparatorumuza ne kadar yakışacak hepsi de…”

Memur iyice zor durumda kalmış ama, kendi kendine, kesinlikle aptal ve işe yaramaz biri olduğunu düşünmüyor ve bu yüzden de bir şey görmediğini dile getiremiyormuş.

“Evet, gerçekten mükemmel bir çalışma. O kadar beğendim ki…Hemen gidip, imparatorumuzu, onu ne kadar güzel kıyafetlerin beklediği konusunda bilgilendireceğim.”

Aynen öyle yapmış. Gidip, imparatorun huzuruna çıkıp, bütün görmediklerini, görmüş gibi ballandıra ballandıra anlatmış. Dokumacıların dillere destan kumaşları her yerde konuşulur olmuş. İmparatorlukta yaşayan herkes bu konuyu konuşuyor, herkes duyduklarını biraz da abartarak kendi tanıdıklarına anlatıyormuş.

Sonunda imparatorun sabrı kalmamış. Yanına en güvendiği adamlarının da olduğu bir heyeti alarak, dokumacıların yanına gitmeye karar vermiş. Bu heyetin içinde başbakan ve çok güvendiği memur da hazır bulunmaktaymış.

Hep beraber, boş tezgahın önünde harıl harıl çalışır gibi yapan dokumacıların olduğu salona gitmişler. Memur ile başbakan, kendileri dışında herkesin kumaşları gördüğünü düşündükleri için hemen:

“Majesteleri, şu kumaşların güzelliğini görüyor musunuz? Renkler, dikişler ve bütün kıyafetlerin birbiri ile uyumu ne kadar da güzel….”

İmparator, hiçbir şey görmüyor ama diğer yandan da herkesin bir şeyler gördüğünü düşünüp, sesini çıkartamıyormuş. Nasıl yani, ben imparator olmaya layık değil miyim, diye düşünmüş kendi kendine.

“Gördüğüm en güzel elbiseler bunlar. İşçilik çok kaliteli…Renklere de bayıldım.”

Bir yandan da belki de görürüm diye, tezgahın başından ayrılmıyor ve kumaşları inceler gibi yapıyormuş. İmparatorun dediklerinden cesaret alan heyetin önde gelenleri, kendi aralarında konuşmaya başlamışlar:

“Şahane, çok başarılı…Efendim, evet, ben de çok beğendim….”

Herkes neşe içinde, dokumacıların başarısından söz ediyor ve tek tek onları tebrik ediyorlarmış.

İmparator sonunda adamlarına emretmiş ve dokumacılara birer rütbe verilmiş. Onlar artık “Özel Saray Dokumacıları” rütbesine sahip olmuşlar. İmparator, hafta sonunda büyük bir tören olacağını söylemiş ve bu törenden önce bütün elbiselerinin hazır olmasını salık vermiş dokumacılara. Ardından da yüksek bir bahşiş vererek makamına geri dönmüş.

Törenden bir gün önce, sabahlara kadar çalışmış dokumacılar. Sonra, imparatorun adamlarına haber verip, giysilerin hazır olduğunu söylemişler. Tören günü sabahı imparator adamları ile beraber dokumacıların yanına gelmiş. Dokumacılar:

“İmparatorum, şu elbiselerin güzelliğine bakın, alın şu kumaşa bir dokunun, ne kadar yumuşak değil mi? Hatta, giydikten sonra, bu elbiseleri hissetmeyeceksiniz bile…Bu kumaşların kalitesi de tam burada. O kadar hafif ki, üzerinizde olduğunu bile hissetmiyorsunuz.”

Saray görevlileri:

“İmparatorum, bu kıyafetler gerçekten çok güzel. Üzerinizde görmek için sabırsızlanıyoruz. Size çok yakışacak ve halk bu kıyafetleri çok beğenecek.”

Dokumacılar, imparatordan soyunmasını rica etmişler. İmparator çırılçıplak kaldıktan sonra, sözde, elleri ile askılarından aldıkları elbiseleri, yavaş yavaş ve dikkatlice giydirir gibi hareketler yapmaya başlamışlar, imparatorun etrafında.

“İmparatorumuzun elbiseleri ne kadar da yakıştı değil mi?”

“Gerçekten çok güzel oldu!”

Heyetin önde gelenleri de onaylamış bu yorumları. Sonra protokol bakanı, imparatoru halkı selamlamaya götürecek olan tahtırevanın hazır olduğu bilgisini vermiş. İmparator son bir kez daha, sanki üzerindeki elbiseleri inceler gibi aynada kendine bakmış ve yanındakiler de elbiselerin güzelliği ile ilgili konuşmaya devam etmişler.

İmparator, tahtırevanı üzerinde halkın arasına karışıp, el sallayarak halkı selamlamaya başlamış.

Elbiseler hakkındaki hikaye kulaktan kulağa yayıldığı için, bütün halk imparatorun çırılçıplak olduğunu görse de, kimse gerçeği haykıramıyormuş.

“Aman Tanrım, ne güzel elbiseler…”

“İmparatorumuza çok da yakışmış üzerindekiler…”

Bu esnada küçük bir çocuk, annesinin bacakları arasından kafasını çıkarıp bağırmaya başlamış:

“İmparatorun üzerinde hiç bir şey yok, imparator çıplak!!!”

Çocuğun söyledikleri bir anda kulaktan kulağa yayılmaya başlamış ve bütün halk bir ağızdan:

“İmparator çıplak! İmparator çıplak!” diye bağırmaya başlamışlar.

O anda imparator, gerçekleri anlamış, ama bu oyuna kandığını belli etmemek için, kibirli ve kendine güvenen bir ifade takınarak, halkı selamlamaya devam etmiş. Çevresindekiler de aynı oyunu devam ettirip, hızlı adımlarla sarayın yolunu tutmuşlar.