FAIRY  TALES CATEGORY

Masal Anne

TURKISH CATEGORY

TÜRKÇE KATEGORİ

Once upon a time! not your time, nor my time, but one time.


Evvel zaman içinde

 

NEW ADDED

FAVORITE STORIES 

Mesnevi

Mesnevi, 6 ciltten oluşmaktadır. Yaklaşık olarak 26 000 beyit vardır ve farsça yazılmıştır. Tasavvufta tüm varlıklar zıddı ile zuhur eder; ışık ve karanlık, iyi ve kötü, güzel ve çirkin, doğru ve yanlış gibi. Mevlana’nın tasavvuf anlayışı da bu zıtlıklar üzerine kuruludur. Mesnevi anlam olarak da bu ikiliği ifade eder.  Mesnevi Mevlana’nın eseridir. Mevlana ilhamla beyitlerini söylediğinde Hüsamettin Çelebi tarafından yazılmıştır. Sistematik ve düzenli değildir hatta H. Çelebi ile Mevlana’nın diyalogları bile eserde yer alır. Mesnevi’de tasavvuf dışında dönemin siyasi olaylarına da atıflar bulunur. 

Padişah ve Cariye


Bundan evvelki bir zamanda bir padişah vardı. Padişah bir gün özel adamları ile av için giderken, ana caddelerin birinde bir cariye gördü. Görür görmez cariyeye âşık oldu. Kalbi tıpkı kafesteki bir kuş misali çırpınmaya başladı. Hemen cariyeyi satın aldı. Ancak cariye bir süre sonra hastalandı. Padişah sağdan, soldan doktorlar getirdi. İyileşmesi için elinden geleni yaptı. Ancak ne ilaç ne tedavi cariyeyi iyileştirmedi. Cariye hastalıktan bir deri bir kemik kaldı. Padişah doktorların aciz kaldığını görünce doğruca mescide gitti. Secdeye kapandı. Allah’a dua etmeye başladı. Secde gözyaşından sırılsıklam oldu. O esnada uykuya daldı. Rüyasında aksakallı yaşlı bir adam gördü.
“Ey padişah, müjde; dileğin kabul oldu. Yarın bir yabancı gelecek bilgili bir hekimdir o gerçek erenlerdendir.” Padişah uyandığında sabah olmuştu. Rüyasında bahsedilen yabancının yolunu gözlemeye başladı. Öğlen vakti uzaktan bir yabancının geldiğini gördü onu karşıladı ve-Ey seçilmiş, ey Allah’tan razı olmuş ve Allah rızasını kazanmış kişi, merhaba diyerek hal hatır sordu ve zatı cariyenin olduğu yere götürdü.  Yabancı hastanın yüzünü gördü, nabzını ölçtü.
“Öbür doktorlar, bu hastalığı tedavi etmek yerine büsbütün daha kötü hale getirmişler” dedi. Hastalığın kara sevda olduğunu anladı. Ancak padişaha söylemedi. Kara sevda öyle bir hastalıktır ki aşığın gönlünün iniltisi duyulur, hiçbir hastalığa benzemez, vücut sağlamdır ama gönül hastadır. Cariyeye hastalığının nedenini bildiğini bu sırrı kimseyle paylaşmayacağını söyledi. Sonra padişahın huzuruna çıktı. Dedi ki; bu hastalığın iyileşmesi Semerkant’a yaşayan kuyumcunun buraya gelmesine bağlıdır. Padişah hemen kuyumcuyu getirtti. Doktor  “Ey büyük sultan o cariyeyi bu kuyumcuya ver ki iyileşsin onun derdinin ilacı bu kuyumcudur dedi. Padişah büyüklüğünü gösterip cariyeyi kuyumcuya verdi doktorun dediği gibi kızcağız kısa zamanda iyileşti.  Doktor kuyumcuya bir şerbet hazırladı. Şerbeti için kuyumcu günden güne çirkinleşip erimeye başladı. Eski güzelliğinden eser kalmadı. Kuyumcu böyle günden güne eriyip çirkinleşince kızın gönlü de ondan soğudu, aşkı günden güne azaldı. Bir müddet sonra kuyumcu öldü. Ölünce de kızın aşkı tamamen sona erdi. Böylece o güzeller güzeli o aşktan ve hastalıktan arınıp tertemiz oldu... Bu dünya bir dağdır, bizim yaptıklarımız ise ses, seslerin aksi yine dönüp bize gelir.

 Bakkal ve Papağan
Bir bakkal, bakkalında yeşil renkli güzel sesli bir papağanı vardı. Dükkânın bekçiliğini yapar, alışveriş edenlere hoş sözler söyler insan gibi konuşurdu.  Günlerden bir gün, papağan dükkânı gözetlerken, ansızın bir kedi fare yakalamak için dükkâna girdi. Papağan ne yapacağını şaşırdı, can havliyle kaçışırken gülyağı şişesini döktü. O sırada bakkal içeri girdi. Gördü ki dükkân yağ içinde, etraf dağınık sinirle papağanın kafasına vurdu. Papağanın dili tutuldu, tüyleri döküldü, kafası kel kaldı. Bakkal ah etmeye başladı.
“Elim kırılsaydı da vurmasaydım, güzel sözlümün başına nasıl oldu da vurdum” . Yoksullara sadakalar verdi sevgili papağanının iyileşmesi için.
Bir gün bakkalın önünden başıkabak bir derviş geçiyordu. Kuş
“Ey kel, neden kellere karıştın, yoksa sen de mi şişeden gülyağı döktün?!”. Onun bu kıyasını duyanlar gülmeye başladı.  Papağan kendi başına gelenlerin aynısının ona da olduğunu düşünmüştü. Her iki arı da aynı çiçeğe kondu, aynı yerden beslendi. Birinin yediği bal, diğerinin ki zehir oldu.

Bedevi ve Köpeği
Bir bedevinin çok değer verdiği bir köpeği vardı. Bir gün bu köpek hastalandı can çekişiyordu. Bunu fark eden adam ağlayıp gözyaşı dökmeye başladı. O sırada orada bir dilenci geçiyordu; merak edip sordu: 
- "Neden böyle ağlıyorsun? Ne oldu? " dedi. Adam hüzünle cevap verdi : 
- "Bir köpeğim vardı, çok akıllı çok marifetli bir köpekti, bak işte şuracıkta, yolun üstünde ölüyor, onun için ağlıyorum." dedi. Dilenci sordu : 
- "Köpeğinin derdi neydi, neden ölüyor?" dedi. Bedevi cevap verdi : 
- "Zavallı köpeğim açlıktan ölüyor." dedi. 
   Bunun üzerine dilenci sordu : 
- "Elinde şu dolu dağarcıkta ne var." dedi. Bedevi : 
- "Dün geceden kalan ekmeğim, azığım." dedi. Dilenci: 
- "Madem öyle neden o zavallı köpeğe bir parça ekmek vermedin de şimdi ağlayıp duruyorsun." dedi. Bedevi : 
- "Ekmeği insana kimse bedava vermiyor, fakat gördüğün gibi gözyaşı dökmek bedava... Onun için bırak da doya doya ağlayayım." dedi.

 Aslan, Kurt ve Tilki
Bir gün bir aslan, bir kurt ve bir tilki birlikte avlanmak üzere sözleşerek dağlarda dolaşmaya başladılar. Birbirlerine yardım edecek böylece bol bol av hayvanı yakalayacaklardı. Gerçi bu iş aslanın ağrına gidiyor, onlarla avlanmaktan utanıyordu lakin sabrediyordu. Üçü birden dolaşarak uzun süre avlandılar, derken bir yaban öküzü, bir dağ keçisi bir de semiz tavşan avladılar. Dolaşarak bir subaşına geldiler, uzun süre dolaşmış yorulmuşlardı. Oturdular.
Aslan : 
   - "Ey kurt bu avladığımız hayvanları adaletli bir şekilde paylaştır, adaleti yeniden ihya et." dedi. 
   Kurt kalktı kendinden son derece emin adımlarla yürüdü: Yaban öküzünü aldı aslanın önüne bıraktı : 
   - "Efendimiz, dedi. Siz bizim efendimizsiniz ayrıca yaban öküzü de büyük ve iri siz de; onun için yaban öküzü sizin hakkınız. 
   Keçi orta boyda ve orta irilikte onun için o da bana düşer onu da ben alıyorum. 
   En küçüğümüz tilki olduğuna göre tavşan da onun hakkıdır." dedi. 
   Bu paylaştırma karşısında aslan kızarak kükredi. 
   - "Ey kurt ben iyice anlamadım bir daha söyle bakayım, ne dedin? Ey kendini bilmez eşek yaklaş bakalım." dedi ve bir pençe vurarak kurdu parçaladı. Tilkiye döndü. 
   - "Ey tilki bu avları sen adaletli bir şekilde paylaştır." dedi. 
   Tilki önce aslanın önünde secde etti; sonra : 
   - "Bu semiz öküz siz efendimizin kuşluk yemeği bunu kuşluk vakti yersiniz. 
   Keçi, siz büyük kralımızın öğle yemeği için güzel bir yahni olur, onu da öğle vakti yersiniz. 
   Tavşana gelince; o da size akşam yemeği olur onu akşam afiyetle yersiniz." dedi. 
   Aslan sevinerek haykırdı : 
   - "Ey tilki çok adil davrandın çok güzel bir şekilde pay etme işini hallettin. söyle bakalım böylesine güzel pay etmeyi kimden öğrendin?" dedi. 
   Tilki fark ettirmeden her ihtimale karşı birkaç adım uzaklaştı sonra kurnaz kurnaz gülerek cevap verdi. 
   - "Kurdun başına gelenlerden" dedi.

Hz. Ömer ve İhtiyar Çalgıcı
Hz. Ömer döneminde bir çalgıcı vardı. Çok iyi çalgı çalardı. Yaşı ilerleyip ihtiyarlayınca sesinin güzelliği kayboldu, beli büküldü, itibardan düştü, bir parçacık ekmeğe muhtaç oldu. 
   "Ya Rabbi, bunca zamandır sana isyan edip durdum, benden bir gün bile ihsanını kesmedin, bugün kazanç yok, çengi senin için çalacağım." dedi. Çengini alarak mezarlığa gitti, bir hayli çaldıktan sonra, çengi başının altına alarak yatıp uyudu. O sırada Hz. Ömer 'e de bir uyku geldi uyudu. Rüyasında bir ses ona : 
   - "Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar, mezarlıkta bir kulumuz var, hazineden yedi yüz dinar alarak götürüp ona ver, ona : "Bunu al harca bitince yine buraya gel, de." dedi. 
   Hz. Ömer bu sesin heybetinden sıçrayıp kalkarak doğruca mezarlığa gitti aradı taradı lakin ihtiyar çalgıcıdan başka kimse yoktu. İhtiyar çalgıcının has bir kul olabileceğine ihtimal vermeyerek, mezarlığı yeniden dolaştı fakat başka kimseye rastlamadı. Bunun üzerine kendi kendine : 
   - "Bana mübarek ve makbul bir kul diye söylendi, nasıl olur da ihtiyar bir çalgıcı Allah'ın has kullarından olur." diye düşündü. Yeniden mezarlığı baştanbaşa dolaştı fakat başka kimse yoktu. Gelip çalgıcının yanı başına oturdu. 
   Çalgıcı uyanıp da Hz. Ömer'i görünce şaşırdı. Bir an önce oradan uzaklaşmak isteyince Hz. Ömer: 
   - "Benden kaçma ben sana Allah'ın emriyle şu kadar para getirdim. Bunları harca bitince yine gel." dedi ve parayı çalgıcıya verdi. 
   Çalgıcı çok utandı bütün bir ömrünü boşa harcadığına, heba ettiğine pişman oldu. Çengini yere vurup parçaladı ağlayıp inleyerek Allah'a yalvardı. Şükretti... 

 

Kervandaki Muhafız
Bir kervan muhafızı uyumuştu. Haramiler gelerek kervanda ne var ne yok alıp götürdüler. Sabahleyin kervandakiler uyandılar. Mallarının, develerinin yerlerinde yeller esiyordu. Muhafızın başına üşüştüler : 
   - "Mallarımız, develerimiz nerede? söyle bakalım, hesap ver!.." dediler. 
   Muhafız çaresiz bir şekilde : 
   - "Gece hırsızlar geldi ne var ne yok her şeyi alıp götürdüler." dedi. 
   Kervandakiler kızarak : 
   - "Bre herif, sen ne yaptın?" dediler. 
   Muhafız : 
   - "Ben ne yapabilirdim. Bir tek kişiyim onlar bir alay silahlı adamdı." dedi. 
   Kervandakiler : 
   - "Madem onlar çoktu, madem başa çıkamayacaktın bari bağırıp çağırarak bizi uyandırsaydın." dediler. 
   Muhafız : 
   - "Bağırmak istedim ama bana kılıç göstererek "Sus yoksa canından olursun, seni öldürürüz" dediler. Ben de korktum, korkumdan soluk bile alamadım. Eğer isterseniz şimdi dilediğiniz kadar bağırayım." dedi. 

Hakkımda