Hakkımda

FAIRY  TALES CATEGORY

Masal Anne

TURKISH CATEGORY

TÜRKÇE KATEGORİ

Once upon a time! not your time, nor my time, but one time.


Evvel zaman içinde

 

NEW ADDED

FAVORITE STORIES 

Uçan Sandık Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarlarda bir yerlerde, zengin mi zengin bir tüccar varmış. Tüccar o kadar zenginmiş ki, bütün şehrin sokaklarını altın paraları ile kaplasa bile serveti bitmezmiş. Parasını harcamak bir yana, harcadığından çok daha fazlasını kazanmaya da devam edermiş. Her ölümlü gibi, yaşlanmış,  bir gün o da gözlerini yummuş ve hayata veda etmiş.

Tüccarın büyük mirası, biricik oğluna kalmış. Oğlu paraları har vurup, harman savuruyormuş. Bütün parasını, davetlerde, balolarda, şans oyunlarında çarçur ettikten sonra, bir avuç bozuk para, bir hırka, bir çift de terlik ile ortada kalakalmış. Fakir ve sefil görüntüsü ile sokaklarda dolaşıp durmaya başlamış. Bir süre sonra eşi dostu da onun bu sefil halinden utandıkları için, görüşmek istemez olmuşlar. Sadece bir arkadaşı onun için üzülmüş ve en azından eşyalarını içine koyabileceği tahta bir sandık yollamış. Genç adam, sandığı almış almasına ama üzerindeki iki parça kıyafetten başka bir şeyi olmadığı için de, sandığın kapağını açıp, içine de kendisi girmiş.

Meğerse bu sandık, bilinen sandıklara benzemezmiş. Sandık, kilidine dokunulduğu anda, uçmaya başlarmış. Genç adam, kilide dokunur dokunmaz, evin bacasından uçarak çıkan sandık, gökyüzünde süzülmeye başlamış. Önce çok korkmuş genç adam çünkü sandığın dibinin kırılacağını ve aşağı düşeceğini düşünmüş. Ama beklediği gibi olmamış. Dağlar ve denizler aşan sandık, sonunda Türklerin yaşadığı diyarlara varıp, yavaş yavaş alçalarak yere konmuş. Sandığın kapısını açan genç adam, bir ormanın ortasında olduğunu görmüş ve sandığı çalıların arasına saklayıp, yürüyerek kent merkezine varmış. Şehre gelip, Türkleri gördüğünde çok sevinmiş çünkü herkes kendisi gibi eski püskü hırkalar ve yırtık pırtık terliklerle etrafta dolaşıyormuş.

Şehir merkezine girerken gözüne çarpan sarayın ne olduğunu çok merak ettiği için dayanamamış ve yoldan geçen bir kadını durdurmuş.

“Hanımefendi, şehre girerken bir saray gördüm, o saray kimin sarayıdır acaba?” diye sormuş.

“O sarayda, padişah ile sultan, biricik kızları ile beraber yaşarlar…Genç kızları doğduğu zaman, bir falcı, kızın büyük bir aşk acısı çekeceğini söylediği için de, kızlarını hiç yalnız bırakmazlar ve onlar yanında olmadan kimse göremez kızlarını…” diye cevap vermiş kadın.

Delikanlı, ormana dönüp, sandığının içine atlamış ve kilide bastığı gibi, uçarak sarayın duvarlarını aşıp, avlusunun ortasına inmiş. Sandığın içinden çıkan adamı gören genç kız korkudan titremeye başlamış. Genç adam kendisinin uzak diyarlardan uçarak gelen periler padişahının oğlu olduğunu söyleyince, kız inanmış ve korkusu geçmiş. Kız o kadar güzelmiş ki, delikanlı kıza oracıkta aşık olmuş.  Genç kıza iltifat üzerine iltifat ederek, onun da kalbini kazanmış ve kız da delikanlıya aşık olmuş. Delikanlı, genç kız ile evlenmekten başka bir şey düşünmez olmuş ve hemen evlenme teklif etmiş. Kız, anne ve babası olmadan böyle bir karar veremeyeceğini söylemiş. Ona, bir sonraki hafta sonu için randevu vermiş:

“Önümüzdeki hafta sonu, padişah babam ve sultan annem de burada olacaklar. O zaman gelip, kendinizi tanıtın. Onlar da zaten bir peri padişahının oğlu ile evlenecek olmama çok sevineceklerdir. Yine de, gerçekten gözlerine girmeniz için güzel masallar anlatmanız çok önemli. İkisi de masalları çok sever. Annem daha çok öğretici masallardan, babam ise eğlenceli ve komik masallardan hoşlanır, ona göre…” diye bitirmiş kız.

“Zaten masallardan başka hediye verecek bir şeyim yok” demiş delikanlı ve vedalaşmışlar.

Genç kız, vedalaştıktan sonra, delikanlının eline bir kese altın tutuşturmuş ve ayrılmışlar.

Delikanlı, altınları aldığı gibi, gidip kendine çok şık bir kaftan alıp, üzerindeki eski püskü giysilerden kurtulmuş. Sonra, sandığı ile uçarak ormana dönüp, anlatacağı masalı düşünüp, tasarlamaya başlamış. Hafta sonu geldiğinde, padişah, sultan ve genç prenses, sarayda misafirlerini beklemeye başlamışlar ve bizim delikanlı az sonra gelmiş. Sarayda çok büyük bir sevinçle karşılandıktan sonra sultan, “Bize bir masal anlatacağınızı duydum kızımızdan, yalnız unutmayın ki içinde derin anlamlar olan öğretici bir masal olmalı bu!” demiş.

“Ama aynı zamanda komik ve eğlenceli de olmalı!” diye atılmış padişah.

“Evet, öyle olacak.” demiş delikanlı ve anlatmaya başlamış:

“Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman, kalbur saman içinde, bir kutu kibrit varmış, uzak diyarların birinde. Kibritler devamlı, geçmişleri ile övünüp dururlarmış. Gövdesinden yontuldukları ağaç, zamanında ormanın en ulu, en büyük ağacıymış. Şimdi ise, bu mutfakta eski bir demir tencere ve bir çakmağın yanında öylece kalakalmışlar. Kibritler, devamlı, geçmiş günlerden bahsediyorlarmış.  Üzerinde yaşadıkları ağacın nasıl güçlü ve yemyeşil dalları olduğunu, ormandaki diğer ağaçlar solsa bile, onların ağacının yaz, kış demeden hep canlı olduğunu anlatır dururlarmış. Derken bir oduncu baltasını ağaca saplamış ve koskoca ağaç ortadan ikiye bölünerek devrilmiş. Koca gövdesini, açık denizlere yol alan gemilere direk yapmışlar ve bizimkilerin yaşadığı dalın kaderi de kibrit yapılmak olmuş. Kibritler, kendilerini layık görmedikleri bu mutfakta son bulan hayatları için üzülür dururlarmış.

Tam bu sırada, demir tencere kendinden bahsetmeye başlamış. Ne kadar sağlam olduğunu, yüzlerce kez, tertemiz, pırıl pırıl halde, çok güzel sofralara konuk olduğunu anlatmış. O da kendini bu evin en önde gelen eşyası sanır, mesela hemen yanında duran toprak tencereyi küçümsermiş. Sonrasında, çakmak lafa karışmış: ‘ne kadar da uzatıyorsunuz konuları, şurada yapmak istediğimiz biraz eğlenmek…’ derken kıvılcımlar saçıyormuş. Bu arada kibritler: ‘haydi, aramızda en soylu kim, bu konulardan bahsedelim’ demişler.  ‘Ben kendimi övmekten hiç hoşlanmam, hep beraber bir araya gelmişken, niye eğlenceli bir şeyler yapmıyoruz ki…’ diye itiraz etmiş toprak tencere. Eğlenceli ve komik bir hikaye anlatmaya başlamış. Hikayesini duyan süpürge mutfakta dans ederken, metal kova şangır şungur sesler çıkarıyormuş ve tabaklar da ona ritm tutuyorlarmış. Bu arada süpürge, tencerenin anlattığı hikayeyi çok beğenip, çöplükten çıkardığı maydanoz sapları ile bir madalya yapıp, asmış boynuna toprak tencerenin.  Olan biteni izleyen maşa, çok güzel bir şekilde, bacaklarını sonuna kadar açarak dans etmeye başlamış ve bunu gören sandalye minderleri gülmekten dayanamayıp, kayarak yere düşmüşler. Aynı toprak tencere gibi, herkesi eğlendirdiğini düşünen maşa da madalya istediğini söylemiş ve bir tane de ona takmışlar.

Bu esnada, ‘ne kadar bayağı bir görüntü, ne kadar basit bir eğlence…’ diyerek söyleniyorlarmış kibritler. O sırada bazı mutfak eşyaları, çaydanlıktan bir şarkı söylemesini istemişler, çaydanlık sadece kaynarken şarkı söyleyebildiğini, şu an ise soğuk olduğu için bunu yapamayacağını söyleyerek af dilemiş ama diğerleri bunu burnu büyüklük olarak algılamışlar. Hizmetçi kadınının kullandığı ve mürekkebin içine dalıp çıkmaktan başka bir işe yaramayan, ama bununla çok gururlanan kaz tüyü lafa girmiş. ‘Bırakın söylemesin, dışarıda bir bülbül var, bu akşamlık onun sesi bizi idare eder.’ diye devam etmiş. Demlik, çaydanlığa yakın hissedermiş kendini. ‘Çaydanlık varken niye yabancı bir kuşu dinleyecekmişiz ki?’ diye hayıflanmış. O esnada, pazar sepeti de sesini yükseltmiş. ‘Ne biçim eğlence anlayışınız var sizin, böyle düzensiz eğlence mi olurmuş, herkes sıraya geçsin, ben yöneteceğim eğlenceyi’ diyerek bitirmiş.

‘Bırak da istediğimiz gibi bağırıp, çağırıp, eğlenelim’ diye itiraz etmiş geri kalanların hepsi ve bir şamata kopmaya başlamış. Derken, hizmetçi kadın mutfağa girmiş ve hepsi sus pus olmuşlar. Herkes hala en iyi eğlenceyi kendinin düzenleyebileceğini düşünüyormuş. Hizmetçi kadın, demir tencerenin içine biraz su doldurmuş ve kenarında duran kibrit kutusunu alıp, içinde son kalan kibritleri tutuşturmuş. Alev alev yanmaya başlamış kibritler. ‘Bu mutfaktaki en önemli kimmiş işte herkes gördü’ diye düşünmüşler. ‘Işıl ışıl, parlaya parlaya yanıyoruz işte’ derken, kapkara olup, kül olup gitmişler…”

Masalı çok beğenen sultan ve padişah, delikanlının evlenmesine izin vermişler ve düğün hazırlıkları başlamış. Bütün şehir binlerce ışık, çörekler ve şekerlemelerle kaplanmış. Bu şehir bu kadar gösterişli bir düğün görmemiş daha önce. Bu gösterişle yetinmeyen genç adam, bir sürü havai fişek ve maytap satın almış ve sandığıyla uçarak bunları tutuşturup, müthiş bir gürültü ve patırtı oluşmasını sağlamış.

Gürültüyü duyan ve ışıkları gören herkes, padişahın kızının evleneceğini anlamış ve aralarında başka bir şey konuşmaz olmuşlar. Artık kendini çok gururlu ve soylu hisseden delikanlı, yaptıklarıyla yetinmeyip, insanların arasına girmiş ve neler konuştuklarını dinlemeye başlamış.

“ Peri padişahının oğlunu kendi gözlerimle gördüm…”

“Yıldız gibi gözleri ve bembeyaz bir sakalı vardı!”

“Ateşten yapılmış pelerini ile göklerde süzülüyordu ve duyduğuma göre çok ama çok zenginmiş…”

Duydukları çok gururlandırmış tüccarın oğlunu. Eski püskü kıyafetler içindeki halini tamamen unutup, kendini gerçekten periler padişahının oğlu gibi hissediyormuş artık. İnsanlara tepeden bakıyor, saraydan ve zenginliğinden başka bir şey düşünmüyormuş. Şehirden çıkıp, sandığını sakladığı yere gidince, gördüklerine inanamamış. Sandığı bıraktığı yerde kül olup kalmış çünkü  aldığı havai fişeklerden biri sandığın içinde kalıp, tutuşturmuş sandığı. Üzüntüsünden ağlamaya başlamış ve bu haliyle saray halkı onu kabul etmeyeceğinden, sessiz sedasız ayrılmış şehirden.

Prenses ise hala bekler dururmuş, delikanlıyı, sarayın bahçesinde…Delikanlı ise, bütün dünyayı dolaşıp masallar anlatmaya devam etmiş. Ancak bu masallar, peri padişahının oğlu olarak anlattığı masallar gibi eğlenceli masallar değillermiş…